Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Cennete, kapıyı kırarak giremezsin!

Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım, Ruhi Mücerret romanlarının yazarı Murat Menteş, bu kez gündeme dair sorulara yanıt verdi. İşte bir edebiyatçının gözünden Türkiye ve dünyaya dair keskin tespitler…

Yayımlandı

-

Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım, Ruhi Mücerret romanlarının yazarı Murat Menteş, bu kez gündeme dair sorulara yanıt verdi. İşte bir edebiyatçının gözünden Türkiye ve dünyaya dair keskin tespitler…

Murat Menteş: Cennete, kapıyı kırarak giremezsin!

Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım, Ruhi Mücerret…

Son yıllarda çok okunan bu üç romanın altındaki imza aynı: Murat Menteş.

Her mecrada sadece ve sadece edebiyatçı olduğunu söyleyen Menteş, 2013 yılının temmuz ayında ‘Uçsuz bucaksız bir Araf’ta’ başlıklı son yazısıyla, 11 aydır köşe yazdığı Yeni Şafak’tan ayrılmıştı.

Ara sıra Afilifilintilar ve OT dergisinde yazsa da epeydir sesi soluğu çıkmıyordu.

Menteş’le çok şey vardı konuşulacak… Günlük siyaseti, dünyadaki İslam algısını, hükümetin dinle ilişkisini ve geldiği çizgiyi konuşmak için bir araya geldik.

Demokrasiden şehitliğe, Tarantino’dan Tanzimat’a, ‘Ponzi Tezgahı’ndan ‘siyasi sorumluluk‘ kavramına kadar biz sorduk o yanıtladı…

Siyasi roman yazsam bugünün siyasetçileri kadar kötü adamlar yazamazdım

Siyasi gündemle başlamak istiyorum…

Tatsız mevzu.

Neden?

Çünkü bir ülkede ne kadar çok siyaset konuşuluyorsa, o ülkede hayat o kadar kötü demektir.

Siyasetimizi kötü yapan ne?

Türkiye’de siyaset bir kısır döngü içinde. Demokrasinin seyrelmesi, siyasetimizi bir ‘Emir verme ve emir alma’ kalıbına oturttu. Hatta, tapınmaya varan ifadelere şahit oluyoruz. Onurlu insanlar emir vermek de, emir almak da istemezler. Krala filan tapmazlar.

Peki, sanatın siyaseti konu etmesi? Mesela siz, siyasi bir roman yazmayı düşünmez misiniz?

Gerçekler, romanlardan daha ilginç. Siyasi roman yazsam, bugünün siyasetçileri kadar kötü adamlar yazamazdım. Böylesi tipler, korku romanlarında bile yok.

28 Şubat’ın tek mağduru kadınlar

Sık sık kadın haklarına vurgu yapıyorsunuz. Kadın meselesi neden önemli?

Uygarlığın düzeyi, kadının konumundan belli olur. Türkiye’de tüm iyi kadın yazarlar medyadan kovuldu. Yürürlükteki gaddar maçoluğun bedelini hepimiz ağır ödüyoruz. Şefkatli, nazik, yumuşak bir ses yok artık medyada.

Ot dergisinde ‘Beyaz Bluzlu Kız’ başlıklı bir yazı yazmıştınız. Medyanın ötesinde, genel bir kadın sorunundan söz ediyordunuz…

Türkiye, kadınların dehasından, enerjisinden, sezgi gücünden faydalanamıyor. Kadınlara “Başını ört, başını aç” dedik. Centilmen olamadık. Bülent Arınç “Kadınlar gülmesin” dedi. Yüz binlerce kadını diri diri gömdük aslında. İş yok, gelir yok, umut yok… 28 Şubat sürecinin de tek mağduru kadınlar oldu. İslamcı erkekler iktidara geldi, fakat kadınlar diplomasız, işsiz, yapayalnız kaldılar.

Kur’an’a hakaret edenin karikatüre kızmaya hakkı yok

Charlie Hebdo dergisinde, Hz. Muhammed karikatürünün yayınlanması, 7 Ocak’ta dergiye saldırılması ve çizerlerin katledilmesi size ne ifade ediyor?

Bu karikatür, inanca saygısızlık; cinayet ise büyük bir suçtur. Bu karikatürlerden hiç hoşlanmıyorum. Fakat cinayetler, o karikatürleri tüm dünyaya yaydı. Artık, milyonlarca insan, “Hz. Muhammed” denilince karikatürü hatırlıyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İnsanları karikatür çizdiler diye katletmek nasıl terörse, peygamberi resmetmek de en az o kadar terördür” dedi. Sizce de öyle mi?

Hayır… Karikatüristlere çokça dava açan, kitapların bombalardan tehlikeli olabileceğini söyleyen cumhurbaşkanımızın ilginç bir bakış açısı var. Daha dün Kur’an’la “Bakara makara” diye dalga geçilmesine hiç ses çıkarmamış birinin, peygamber karikatürüne kızmaya hakkı yok.

“Bakara makara” sözü, Egemen Bağış’a aitti. Yolsuzluk iddiaları nedeniyle Yüce Divan’a sevk edilmesi için oylama yapılan dört bakandan biri. Egemen Bağış, oy kullanırken zarfı bir nevi artistik bir hareketle attı. Ve çok tepki topladı. Siz ne dersiniz?

Saygısızlık. Millete sayısı yok, kendine saygısı yok, Allah’a, Kur’an’a hiçbir şeye saygısı yok.

Zorba bir milyarderin ölümünden sana ne?

Bu arada, Suudi Arabistan Kralı’nın ölümünden ötürü Türkiye’de yas ilan edilmesini nasıl karşıladınız?

Arabistan Kralı, Kâbe’nin çevresini 50’ye yakın gökdelenle kuşattı. Allah’ın evini, mimari olarak, yani olası en kalıcı şekilde aşağılamıştır.

En az 300 sene o gökdelenler Kabe’ye tepeden bakacak! Milyarlarca Müslüman, kıble diye gökdelenlere yöneliyor! Kral, Peygamber’in doğduğu sokağı, rezidans yapmak için tahrip etti.

Peygamber karikatürüne kızıyorsan, Kabe’ye hakaret edenin, Peygamber’in sokağını yıkanın yasını niye tutuyorsun? Zorba bir milyarderin ölümünden sana ne?

Kâbe çevresindeki gökdelenler neden hakaret olarak algılanmıyor?

İstanbul silueti, mimari ve tarihî bir Müslüman imzasıdır. Bu imzayı tahrif eden zihniyetten ne beklersin?

Din adına konuşanların yüzde 99’u ‘stratejik yalan’ söylüyor

Dindarlık bugün çok farklı anlamlara gelebiliyor, neden böyle?

Dindarlık çok çeşitli, rengarenk olabilir. Problem şu ki bugün din adına konuşanların yüzde 99’u ‘stratejik yalan’ söylüyor. Biri kefen satar, öbürü şov yapar, bir başkası laga lugayla, zırıltıyla kafamızı şişirir. Ağzını açıp “Dinimiz…” diyerek, tertemiz insanları yıllarca kandırıp hayatları zehirleyen din tacirlerinden iğreniyorum.

Ekonomide de mi dini kullanıyorlar?

Siyasal İslam gibi, bir de ticari İslam var. Hatta, ticari İslam, siyasal İslam’ı kapsıyor.

‘Ponzi Tezgahı’nı bilir misiniz? Bir dolandırıcılık türü. Biri sana bir paket ürün satar. Senden, bu üründen iki kişiye satmanı ister, onların da ikişer kişiye satmasını söyler. Böylece piramit oluşur. En tepede bir adam, altında milyonlarca müşteri… İslamcılara ait büyük şirketlerin çoğu Ponzi Tezgahı’yla ortaya çıkmıştır. Tek fark, reklam sloganı: “İslamî!”

Yandaş yazarın da ifade özgürlüğü yok!

Neden dindar aydınlar bu duruma ses çıkarmıyor?

Bugün, muktedir yandaşı bir yazarın, doğruyu söyleme, riyasız konuşma lüksü yok! Desteklediğin kimse iktidarda ve senin eleştiri, ifade özgürlüğün yok?! Neden tek kelime etmediklerini kendilerine sorun. Onları hiç anlayamıyorum zaten.

Sizin romanlarınızda mizah çok büyük yer tutuyor. Okurken sık sık kahkaha atıyoruz. Sizce mizahın gündemle ilişkisi nasıl olmalı?

Bugün en çok ilgi gören komedi Recep İvedik. Siyasetimiz de komedimizle aynı seviyede.

Eksiğimiz akıl, bilgi ve ahlak

Avrupa’nın İslam’a bakışı değişiyor mu?

Gelecek-bilimciler, önümüzdeki 200 yıl içinde, İslam’ın Avrupa’da en yaygın din olacağını söylüyordu. Fakat şimdi Allah ile kullar arasına mermiler, bıçaklar giriyor. İnsanlar İslam’dan kaçıyorlar. Avrupa’daki 700 milyon insan bir ağızdan şehadet getirip Müslüman olsa, İslam dünyasının acıklı durumu gözler önüne serilir.

Nasıl yani?

Diyelim, Quentin Tarantino İslam’a girdi. İslamcılar sevinir. Fakat Yönetmen Onur Ünlü’nün ‘İtirazım Var’ adlı tertemiz, şahane filmine de ‘+18′ sınırlaması getirdiler?!

Cat Stevens, 1977’de Müslüman oldu. Onu da kendilerine benzettiler. Adamcağız 35 sene eline gitar almadı! Yazık değil mi? Ta 2000’lerde bir konser verdi. Lady D’Arbanville’i öyle coşkulu söylüyordu ki, içim acıdı.

Fakat Avrupa komple Müslüman olursa, onları uyduruk bir İslam’a ikna edemezler. Ve din tacirlerinin çirkinliği, kokuşmuşluğu, adiliği su yüzüne çıkar. Eksiğimiz akıl, bilgi ve ahlak. Tarantino’nun, Spielberg’ün, Stephen King’in filan Müslüman olmasını bekleme. Kendi büyük yazarlarını, yönetmenlerini, bilim insanlarını çıkar.

Osmanlı’ya dönüş hem Cumhuriyet’e hem ecdada saygısızlık

Osmanlı’ya dönüş söylemi ve bir vekilin “Cumhuriyet 90 yıllık reklam arasıydı” sözüne ne diyorsunuz?

“Osmanlı, ecdat, şanlı tarihimiz…” Bunlar, masum sivilleri tavlayan hamaset kalıplarıdır. Osmanlı coğrafyasında bugün ancak demokrasiyle öncülük edebiliriz. Bilim ve sanatla. Emek ve eserle.

Osmanlı’yı severiz; dedesini kim sevmez? Mehteri, Divan Şiiri’ni, Süleymaniye’yi, Itri’yi severiz. Tamam da Fatih yaşasa, böyle mi yapardı? Osmanlı’ya dönme eğilimi, hem Cumhuriyet’e, hem ecdada saygısızlık.

Yobaz başkası mutlu olacak diye ödü kopan insandır

Hükümetin en önemli hatası ne?

Türkiye’yi tüm unsurlarıyla bir bütün olarak benimseyememek, ‘biz ve onlar’ diye ikiye bölmek. Milletin yarısını dışlamak, yarısını ise kenetlemek. Bunu yaparken dini kullanmak. ‘Bizden olmayanlar din düşmanı’ havası yaymak. Demokratik yani çoğulcu, şeffaf, katılımcı seyirden sapmak. Eleştiri kabul etmemek.

Bu durumun ne gibi toplumsal sonuçları oluyor?

Bakın, dünya artık kozmopolit bir şehir görünümünde. Pencereden komşuyla konuşur gibi Meksika’yla, Hindistan’la konuşuyoruz. 2013’te, 1 milyar 100 milyon insan bir ülkeden diğerine seyahat etti. Herkes farklı inançları, kültürleri tanıyor.

Siz eğer İslam’ı ticarete, siyasete, suça, saltanata alet etmeye devam ederseniz; orta sınıftan, diplomalı, liyakat sahibi insanlar isyan eder. Size yalnızca eğitimsiz ve muhtaç insanlar tâbi olur. Bu yoksul nüfusun yoğunluğu nispetinde taraftar bulursunuz. Siyasi varlığınız eşitsizliğe, her bakımdan sefalete bağlı hale gelir.

Ne olmalı peki?

Ben size sorayım: Bugün diyelim bir İspanyol, Japon veya Rus’un, yani bir yabancının örnek almak, ona benzemek isteyeceği bir Müslüman imgesi var mı? Yani, ‘Müslüman’ denince akla harika bir insan geliyor mu?

Pek sanmıyorum. Bu ne manaya geliyor?

İslam, tüm bu sultanlar, krallar, büyük ustalar, kefen giyenler, yalakalar, silahlı radikaller… yüzünden cazibesini kaybediyor. Eleştirmeyenler, soru sormayanlar yüzünden. Bilgisizlik, bağnazlık ve açgözlülük yüzünden.

Bağnazlık yalnızca dine mi özgü?

Tabii ki hayır. Bir başkası mutlu olacak diye ödü kopan herkes bağnazdır, yobazdır. Tek fikir, tek tutum, tek renk, tek önder, tek yol… diyen ve espri yeteneği sıfır kimseler…

Kız verilmeyecek türden bir adama Allah huri de vermez

IŞİD gibi örgütlere nasıl bakıyorsunuz?

Cennete gitmek için, dünyayı cehenneme çeviriyorlar. Halbuki bir insanın öldürülmesi, bir gencin katil olması, tüm insanlığın ortak kaybıdır.

Zulmediyorlar. Hurilere kavuşacaklarını umuyorlar belki. Normal bir adamın kız vermeyeceği tipte birine, Allah huri vermez.

Cennete, kapıyı kırarak giremeyiz

Şehit olmak için İslamcı örgütlere katılan gençler var. Siz, ‘Şimdi o silahı yavaşça yere bırak’ başlıklı bir yazı yazmıştınız. Şimdi ne diyorsunuz?

Şehitlik hayattan yana olmaktır. Kur’an’da “Size saldıranlar, sizi öldürenler, kadınları ve çocukları ezenler, sizi yurtlarınızdan sürenler…”e karşı direnmekten söz ediliyor. Durduk yerde savaş çıkarmak deliliktir. Bu, zekat verebilmek için hırsızlık yapmaya benzer.

Cennete, kapıyı kırarak giremeyiz. Şehit, bizim yaşamamızda onun fedakarlığının payı olan kişidir. Çanakkale şehitleri gibi. Doğum yaparken ölen anne gibi.

“Ben demokratım” diyemezsek hiçbir şeyi düzeltemeyiz

“Gerçek İslam bu değil” sözünde ifadesini bulan yorumlara, tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

Şu anda dünyada birbirine en uzak insanlar, İslamcı teröristler ile barışçı, medeni, demokrat Müslümanlardır.

İslamcılar demokratlığı benimseyebilir mi?

Türkiye’de dindarlar zaten tüm kazanımlarını demokrasiye borçlu. Dindar, liberal veya sosyalist olabilirsiniz. Bununla birlikte demokrat olabilirsiniz. Yani barışçı ve özgürlükçü olursunuz.

Demokratlık, ötekinin yaşam hakkına, söz hakkına saygı göstermektir. Eşitlikçi olmaktır. Çoğulculuktur. Müzakereden, kuvvetler ayrılığından, serbest seçimlerden yana olmaktır. Kendine güvenmektir. Tüm toplumsal süreçlerde barışçı dengeler kurmaktır.

“Ben demokratım” diyemezsek hiçbir şeyi düzeltemeyiz.

AKP, 2002’de ‘Müslüman demokratız’ diyordu. Bugün aynı çizgide mi?

AK Parti iktidarı, bu ülkenin dindar çocuklarının; eşitlikçi, özgürlükçü, demokrat ve çalışkan olduklarını gösterme fırsatıydı. Ne yazık ki bu fırsat heba edildi. ‘Kötünün iyisi’ olmaya rıza göstermek utanç verici. Dindarlar, muhalefetteyken son derece demokrattı. Şimdi, yalnızca bileğine kelepçe takılanlar‘demokrasi’ diyor.

Siz tam olarak neyi ümit ediyordunuz?

Batı, bizim sanatsal, derinlikli inanç değerlerimize; İslam dünyası ise demokratlığımıza ilgi duyacaktı. Tüm gezegene faydamız dokunacaktı.

Erdoğan kendini bir savaşın içinde görüyor

Erdoğan’ın oyu yüzde 50 civarında. Bir o kadar insan da Erdoğan’a muhalif. Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?

Cumhurbaşkanı, 12 yıllık iktidardan sonra artık çok daha özgüvenli, barışçı ve kalender olabilirdi. Kendini bir savaşın, bitmeyen bir kavganın içinde görüyor.

1994’te, ellerinde karanfillerle kapı kapı gezen o başörtülü kızlar ve kravatlı çocuklar… Laik teyzelerden, bar müdavimlerinden, hatta genelevlerdeki hayat kadınlarından oy almayı başaran o gençler nasıl bu hale geldiler anlayamıyorum. Osmanlı’ya döneceklerine, 1994’e dönseler ya?

Başbakan Davutoğlu, Charlie Hebdo katliamından hemen sonra, “İslam barış dinidir” dedi. İnandırıcı oldu mu bu?

Nasıl inandırıcı olabilir ki? Bugün öldürülen her 10 Müslümandan dokuzunu Müslümanlar öldürüyor. 5,5 milyar gayrimüslimin katledilmesi ve 1,5 milyar Müslüman’ın şehit olması gerektiğine inanan radikaller var. Herkes ölsün istiyor adamlar. İslam denilince akla katliam ve hırsızlık geliyor.

Birçok insan, Erdoğan’a âşık, Davutoğlu hiçe sayılıyor

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun daha demokratik bir üslup getireceğini düşünüyor musunuz?

Kütahya’nın AK Parti’li belediye başkanı, “Haziran seçimlerine lidersiz giriyoruz” dedi. Yani, Davutoğlu’nu hiçe sayıyor. Cumhurbaşkanı, bakanlar kuruluna başkanlık etti. Davutoğlu’nun suratı asıktı. Birçok insan, Erdoğan’a âşık. Davutoğlu ne yapsın? Araya giremiyor.

Âşık mı?

Âşık, evet. İşadamları “Erdoğan’a aşığım” diyorlar. “Erdoğan’a zaafım var” diyen üstatların gözleri doluyor. “O’na dokunmak ibadettir” diyen vekiller, “O bizim için ikinci peygamber gibi”diyen il başkanları gördük.

Erdoğan sürekli ekranlarda, gazetelerde, afişlerde; evde, işte, her yerde göründüğü için bu aşklar hiç küllenmiyor. Her dem taze. O, sadece bir politikacı değil aynı zamanda en büyük star. Bilimsel tezleri, keşifleri, mimari konusundaki öncülüğü, şairliğiyle de beğeni topluyor.

Din adına hırsızlık, cinayet ve köleliği savunuyorlar

İlahiyat Uzmanı Profesör Hayettin Karaman’ın “Yolsuzluk, hırsızlık değildir” açıklamasına katılıyor musunuz?

Yolsuzluk, hırsızlığın en ileri aşamasıdır.

Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Kardavi de, Aralık 2012’de, Suriye’de entelektüellerin ve sivillerin de öldürülmesi yönünde fetva verdi. “Masum iseler zaten cennete giderler”dedi. Katliam çağrısı yaptı! Gezi eylemleri sırasında da “Tayyip Erdoğan’ı protesto etmek haramdır” demişti.

Din adına hırsızlık, cinayet ve köleliği savunuyorlar.

Aydın, iktidara eyvallah etmez

Entelektüeller ile muktedirler arasındaki ilişki nasıl olmalı?

Safderun bir adam, bir arife sormuş: “Rüyamda filanca şeyhi cehennemde, hükümdarı ise cennette gördüm; bunun manası nedir?” Arif cevap vermiş: “Hükümdar cennete gitti, çünkü şeyhe hürmet ediyordu. Şeyh cehenneme gitti, çünkü hükümdarla uzlaştı.”

Bizde ise hükümdarın entelektüele, yazara, sanatçıya, bilim insanına, arife… zerre kadar hürmeti yok. Bununla birlikte hükümdarla uzlaşmaya can atan bir sürü herif var.

Hükümete hiçbir konuda katılmamak mı gerekiyor?

Bakın, iktidar bir lanettir. Yıllarca kendini Tanrı zannedersin. Sonra kuyruğu titretirsin. Yani ölür gidersin. Bu kadar acıklı ve basittir. Entelektüel bunu bilir. Muktedire, Tanrı olmadığını hatırlatır.

Bunu yapabilmesi için, entelektüelin yoksulluktan ve yalnızlıktan korkmaması gerekir. Entelektüelin, ‘âkil insan’ın, alimin, arifin, yazarın… kalbindeki karar bu olmalıdır: “Yoksulluktan ve yalnızlıktan korkmuyorum!”

Kitleler bunu diyemez. Bu, aydınların sözüdür. Aydın, iktidara eyvallah etmez.

Tamer Karadağlı tutarlı konuştu

Aktör Tamer Karadağlı’nın önce “Sayın Cumhurbaşkanı’ndan korkuyorum” deyip bir gün sonra “Onun müthiş karizması çok etkileyici” gibi sözler söylemesi ne anlama geliyor?

Gayet tutarlı. İkinci açıklama, Sayın Karadağlı’nın gerçekten çok korktuğunu gösteriyor.

Bizi Batı değil, başımızdakiler sömürüyor

Sömürgeci Batı’nın bugün bölgemizdeki kargaşayı körüklediğine katılıyor musunuz?

Hayır. Batı, Afrika’yı sömürdü, Hindistan’ı sömürdü, doğru. Fakat Türkiye’de devlet kendi öz evlatlarını, vatandaşlarını sömürdü. 13 milyon insan asgari ücretle çalışıyor, sen 700 bin liralık saat takıyorsun. Bu yoksul halktan 270 kalem vergi alıyorsun.

Biz emeği, zamanı, istikbali çalınan bir halkız. Üstüne bir de duygularımız, inançlarımız, umutlarımız sömürülüyor. Halkın yüzde 62’si, 1200 liranın altında aylık gelirle yaşıyor. Yani 46 milyon 500 bin kişi bu ülkede sefalet içinde.

Batı’nın hiç mi dahli yok?

Sen kendi çocuğunu öldüresiye dövüp sokağa atarsan, yoldan geçen Batılı’nın da o çocuğu tekmelemesi veya sana karşı kullanması, senin suçunu ortadan kaldırmaz.

Siyasi sorumluluk yok, saltanat var

Yani ‘dış güçlerin oyunu’ ifadesine katılmıyorsunuz, öyle mi?

Bak, çocuğun doğar, onu kucağına aldığın anda senin için tüm dünyanın anlamı değişir. Ömür boyu o çocuğu koruyacak, seveceksin artık. Onun başına bir iş gelince, kendini sorumlu hissedersin…

Siyasi sorumluluk diye de bir şey var. İktidar, hiçbir konuda sorumluluk üstlenmiyor. “Paralel yapı, dış güçler, faiz lobisi, iç düşmanlar, bizi çekemeyenler…” gibi ifadeler kullanıyor. İyi de sen ne iş yapıyorsun? Neden iktidardasın? Niye hiçbir sorumluluk kabul etmeden sadece saltanat sürüyorsun?

Siyasi sorumluluktan kaçış neye mal oluyor?

Sadece Soma’da 301 işçi öldü! Ermenek’te ölen 18 madenciden birinin eşi “1 lira için kapı kapı gezdim” diyordu! Muktedirler bundan utandı mı? Hayır. Gene yetimi itip kaktı, gene yoksulu tekmeledi!

Avrupa’nın en genç nüfusu bizde. Fakat evlatlarımız kaçacak ülke arıyor. Gençleri memleketten soğuttular işte!

Lider “Darbe” diyor, katil, “Darbeyi bastırdım”diyor, yoksul çocuklar ölüyor

Gençler sevilmiyor mu?

Gezi eylemleri için “Darbe girişimi” denmişti. 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ı döverek öldüren sanık polislerden biri (Mevlüt Saldoğan’ı kastediyor), kasım ayında, mahkemede “Ben, darbenin bastırılmasında görev aldım, beraatımı talep ediyorum” dedi. Lider “Darbe” diyor, katil, “Darbeyi bastırdım” diyor, yoksul çocuklar ölüyor. Bu denklemde sevgi yok. Gaddarlık var.

Ali İsmail Korkmaz davasında verilen karar?..

Hukuk ile adaletin birbirinden kopup uzaklaştığını gösteriyor.

Mevki ve yetki sahibi olmak için, şahsiyetsizliği kabul ettiler

Muktedirler niye utanmıyorlar?

1- Haklı çıkmak veya haklı görünmek onlara yetiyor. Yolsuzluğu‘resmen’ rttüklerinde haklı çıktıklarını sanıyorlar. Fakat‘haksızlık etmemek’ gibi bir hassasiyetleri yok.

2- Mevki ve yetki sahibi olmak için, şahsiyetsizliği kabul ettiler.

İslam ahlakı, Batı’daki seküler ahlakın gerisine mi düştü? ‘Batı’nın ahlakını da alalım’ mı diyorsunuz?

Allah aşkına Batı’dan bir şey almayalım artık. Biraz da biz Batı’ya, dünyaya, insanlığa bir şeyler sunalım.

‘Batı’nın oyunu’ deyip geçemezsin. Önce bir aynaya bak, halini gör

İslam bir kriz mi yaşıyor?

Hepimiz hacca gitmek isteriz, fakat hiçbirimiz Arabistan’da yaşamayı düşünmüyoruz. Ticari ve siyasal İslam’ın krizi bu. Kalplerde temiz bir inanç olarak yaşayan İslam’ın krizi değil.

İslam ülkelerinin durumu ne?

Katar’da, her Katar vatandaşı başına yıllık gelir 150 bin dolar. Etiyopya’da ise sadece 177 dolar. Yani, birinin bir günde kazandığını, öteki üç yılda bile kazanamıyor! Ayrı gezegenlerdeler sanki?!

Dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi olan Endonezya, aynı zamanda emeğin en ucuz olduğu ülke!

İslam, tüm dünyada adaletsizlerin, vicdansızların tahakküm aracı haline getirildi. Müslümanların asıl isyan etmesi gereken budur. ‘Batı’nın oyunu’ deyip geçemezsin. Önce bir aynaya bak, halini gör. Gözünün önünde, İslam adına fırıldak çevirenleri gör.

‘İslam kalplerde kalmasın, sokakta da yaşansın’ fikrine katılmıyor musunuz?

Kalbinde inanç varsa, senin düşüncen, sözün, emeğin, eserin, sözün, tebessümün sokağı da memleketi de, hatta dünyayı aydınlatır.

Vicdansız ve akılsız yöneticilerin yalanlarını alkışlamaya varan dindarlık umurumda değil

Sizce gelişmişlik nedir?

Ruh hastası olmamaktır. Çalışkanlıktır. Gelişmişlik, cazibedir. Müslümanlar; ahengiyle, sanatıyla, bahçeleriyle, estetiğiyle, tebessümüyle dünyayı büyülemeliydi. “Vay canına!”dedirtmeliydi.

Türkiye dindarlaşmıyor mu peki?

Düşmanlıkların, ölümlerin, hırsızlıkların, korkunun, yalanların… artmasıyla birlikte yürüyen bir dindarlaşmaya inanmıyorum. Vicdansız ve akılsız yöneticilerin yalanlarını alkışlamaya varan dindarlığa asla itibar etmiyorum. Umurumda değil.

“İslam dünyası çağın gerisinde kaldı” diyorsunuz. Bu eski bir tespit değil mi?

Üzgünüm. “Dünyanın başrolünde Müslümanlar var”diyebilmeyi çok isterdim.

Sanayi ve bilim çağlarını ıskaladık. Şimdi yeni bir çağın eşiğindeyiz. Gelişmiş toplumlar, tabiatla uyumlu bir teknolojiye yöneliyor. Güneş enerjisini, rüzgar enerjisini depolayıp iletmeyi mümkün kılan sistemler üzerinde çalışıyorlar. Bu yeni çağı da yakalayamazsak, büsbütün köleleşeceğiz.

Artık her evde bir Tanzimat aydını var!

Bu iktidar döneminde, düşünce üretimi azaldı mı?

Hem de nasıl. Bugün, çoğunluk düşünmüyor, rasyonalizasyon yapıyor. Yani olayları, durumları mantığa bürüyor, tutarlı gösteriyor.

Rasyonalizasyon, demagojiyle birlikte yürür. Düşünmenin bir yolu da, fikrimizin, kanaatimizin aksi yönünde kanıtlar aramaktır. Bu, cesaret gerektirir. Böylece tüm doğruları, tüm iyilikleri, tüm güzellikleri kendimizde; tüm yanlışları, kötülükleri, çirkinlikleri başkasında görme çılgınlığından kurtuluruz.

Çözüm ne peki? Bilim ve sanat mı?

Son halife Abdülmecit Efendi yetkin bir ressamdı. ‘Sarayda Beethoven’ gibi tabloları çok meşhurdur. Bakın, halife diyorum, ressam diyorum. Bugün ise Tanzimat’ın da gerisine düşüldü.

Tanzimat’ı olumlu mu kabul ediyorsunuz?

Elbette. Tanzimat aydınını yerden yere vurduk. Onu taklitçi ilan ettik. Hacivat aydın, bopstil, Frenk şebeği diye yaftaladık.

Osmanlı nüfusu 13 milyon iken, Paris’e giden diyelim 13 kişiyle alay etmek kolaydı. Halbuki, hepsi de dindar çocuklar olan Tanzimat aydınları, bize çok basit bir şey söylüyorlardı: “Sistem kurmalıyız. Demokratlaşmalıyız. Batı ilerliyor. Bunu görmezden gelemeyiz…”

Bugün, 75 milyon nüfusun 10 milyonunda pasaport var. Kıyas, reflekstir. Londra’daki yeşil alanları (bu arada, Londra dünyanın en büyük kent ormanıdır), trafik düzenini, mimari dokuyu gören her vatandaşımız; bizim durumumuzun içler acısı olduğunu söylüyor. Yani artık her evde bir Tanzimat aydını var!

Talancılara kendi çocukları isyan edecek

Tanzimat Fermanı, halk arasında “Artık gavura gavur denmeyecek” şeklinde yorumlanmıştır. Bu tepkiyi nasıl anlamalı?

İnsanlara “Gavur” demek bir kazanım mı, iyi bir şey mi?

Tanzimat Fermanı, tek sayfalık bir metindir. İçinde ‘gavur’kelimesi geçmez. Okumadan nasıl yargılayabiliriz?

Ahmet Mithat, Recaizade, Namık Kemal… hepsi de aslan gibi adamlardı. Saygıdeğer münevverlerdi. Okuyan bir toplum olsun, eşitlik olsun, geri kalmayalım derdindeydiler. Milyonlarca insan, dönüp bu insanlarla alay etti. 200 yıldır da alay ediliyor. İşte, geldiğimiz yer ortada.

Her evde bir Tanzimat aydını bulunması neye yol açacak sizce?

Çocuklarımızın dünyası, bizimkinden daha geniş olacak. Onlar, işlerini yaparken, eser verirken dünya standardını tutturacaklar. Akılsız, düşüncesiz, asalak olmayacaklar. Dinî inançları da onların hayatına zarafet ve bilgelik katacak.

Bugünün dinci talancılarına da, bizzat kendi çocukları en gür şekilde “Yeter!” diyecek.

Son söz: Birbirinden güzel üç film

Son olarak ne söyleyeceksiniz?

Sanırım epey iç karartıcı bir konuşma oldu…

Din ve inançla ilgili üç film tavsiye etmek isterim: 

1- ‘PK’, 2014 Hindistan yapımı, harika bir komedi. 

2- ‘Sürpriz Damatlar’, bir Fransız filmi, o da çok komik. 

3- ‘Benim Komşum Bir Melek’adıyla vizyona giren ‘St. Vincent.’

İnsan nedir, inanç nedir, demokratlık, eleştiri, ahlak, şefkat, barış nedir?.. Bu sorulara zekice cevaplar bulabilirsiniz bu filmlerde. Çok da eğlenirsiniz.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Varsa Yorumunuz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

MAKALE

Çalışan Annenin Yaşam Dengesi kitabının yazarı ilk kez Kigem’e açıkladı!

Yayımlandı

-

Ekleyen

Türkiye’nin ilk kurumsal koçlarından olan olan Şirin Yelmen Oktar, ilk kitabını çıkardı. İş hayatı ile çocukların dünyası arasında bölünen anneleri anlattı.

Biz de Kigem.com olarak, kendisiyle inovatif bir röportaj tasarladık. Şirin hanımın çocukları Derin ve Deniz bizim için sorular hazırladılar ve annelerine sordular.

Çalışan annenin çocuklarının, annelerinin çalışmaları üzerine neler merak ettiklerini de gösterdiler.

İşte Derin ve Deniz’in çiçeği burnunda yazar anneleriyle yaptığı o röportaj. İlk defa ve sadece kigem.com sitesinde.

1. Derin-Kitap yazdığını bizden nasıl sakladın?

Aslında sizden saklamadım. Siz uyurken yazdığım için haberiniz olmadı.

2. Derin-Bizden saklandığın en önemli sırrın ne?

Sırlar gizlidir ve söylenmez. O yüzden söylemeyeceğim.

3. Deniz– Bu kitabı yazarken ki en büyük zorluğun neydi?

Zamansızlığa rağmen yazmak. Tam zamanlı bir işte çalışmak, anneliğin hakkını vermeye çalışmak, beni besleyen spor, konser, tatil gibi faaliyetlerden vazgeçmeyerek, kitap yazmak çok zordu. Bununla birlikte bu benim gerçeğimdi. 3, 5 yılda bu gerçekle birlikte yazmak en büyük zorluktu.

4. Deniz– Kitabı yazman niçin 3,5 yıl sürdü?

Sizlerle geçirdiğim zamandan ödün vermedim. Tam zamanlı olarak çalıştım. Yaz tatilini de beraber geçirdik. Sadece geceleri bir iki saat yazdığım için 3, 5 yıl sürdü

5. Deniz– Yazarlığa mı yoksa koçluğa mı önem veriyorsun?

İkisiyle de kendi sınırlarımı genişletiyorum. İkisi de beni besliyor. Koçlukta insanlara birebir dokunduğum ve hayatlarına katkı sunduğumu hissettiğim için daha çok seviyorum.

6. Deniz-Bu kitap sizin için ne ifade ediyor?

Bu kitap benim için 3. Çocuğum gibi… Gözümün önünde büyüyor. Gelirini OGAD’a bağışladığım için kendini sürekli yeniden doğuruyor.

7. Derin-Çalışan Annenin Yaşam Dengesi kitabını yazdığına göre kendini daha özgüvenli hissediyor musun?

Özgüvenim yazma konusunda arttı. Çalışan annelerle birlik olmak bana iyi geliyor.

8. Deniz– Başka bir kitap yazıyorsun, konusu ne?

İkinci kitabı da çalışan annelerle ilgili yazıyorum.

9. Derin– Kitap yazarken keyif alıyor musun?

Yazarken, üretmekten ve sürekli bakış açımı değiştirmekten keyif alıyorum.

10. Deniz– Bu hayattaki en büyük önceliğin ne?

En büyük önceliğim kendim Kendi istediğim hayatı yaşarsam hem daha faydalı bir anne, hem de daha başarılı bir iş insanı olacağımı düşünüyorum.

11. Deniz– Bu hayattaki en büyük zorluğun neydi?

En büyük zorluğum sizler çok küçükken, tam zamanlı bir işte çalışmaktı. Hem bana ihtiyacınız vardı, hem de bakıcı ile sizi büyüttüğüm için suçluluk hissediyordum.

12. Derin-Bir bulut olsaydın hangi ülkeye gitmek isterdin ve neden ?

Şu an için bir bulut olsaydım Amerika’da Lean In kitabının yazarı Sherly Sanberg’in yanına gitmek isterdim. Lean In oluşumunda onunla global piyasada işbirliği yapmak isterdim.

13. Derin-Dünyada en çok neye önem veriyorsun?

Dünya’da en çok üretmeye önem veriyorum. Üreten toplumlar, kendi bağımsızlıklarını ilan ederler. Üreterek, hem ekonomik bağımsızlığımızı kazanacağımıza hem de fırsat eşitsizliğini de ortadan kaldıracağımıza inanıyorum.

14. Deniz– Bir kâğıt olsaydın üzerinize ne çizilmesini isterdin?

Bir kâğıt olsaydım üzerime kocaman kırmızı bir kalp, deniz ve güneş çizilmesini isterdim. Kalp hayatımdaki tutkuyu anlatıyor. Tutku yoksa ben yokum. Deniz, özgürlüğü ve keyfi anlatıyor. Güneş de sıcak ve samimi ilişkilerimi anlatıyor.

15. Deniz– Hayattaki üç dileğin ne?

Global piyasada çalışan anneleri yüreklendiren, onların hayatlarını kolaylaştıran bir lider olmak,
Çocuklarımın yeteneklerini ortaya çıkaran ve onları geliştiren bir anne olmak
Kışı hayatımdan çıkarabileceğim bir yaşam kurmak

16. Deniz– Anneyken seni üzen en büyük olay nedir?

Deniz 8 aylıkken iş için gittiğim bir yerde ilk kez ateşlendiği an çok korkmuştum. Evden uzak olduğum, ilk kez başıma geldiği ve annelikte acemi olduğum için bütün geceyi acilde geçirmiştim.

17. Derin– Bir güneş olsaydın nereleri ısıtmak isterdin?

Bir güneş olsaydım, duygularını ifade edemeyen insanları ısıtırdım.

18. Derin– Bir kar olsaydın nerelere düşmek isterdiniz?

Bir kar olsaydım, karı seven insanların yaşadığı yerlere düşüp, onlar mutlu oluncaya kadar onlarla kalır, sonra su olur akardım.

19. Deniz– Annelikte en önem verdiğin şey nedir?

Annelikte en önem verdiğim şey özgüvenli ve sevgi dolu bireyler yetiştirmek

Okumaya devam et

MAKALE

Engellerin üzerinden ‘yüksek atlayan’ bir şampiyon: Kaderiye Aydın!

Yayımlandı

-

Ekleyen

Kadriye Aydın / Milli Sporcu

Kabına sığmayan yeteneğiyle hayatının olağan akışını değiştirdi. Onlarca imkânsızlığın üzerinden “yüksek atlama” yapan milli sporcumuz Kadriye Aydın, olimpiyatlara doğru adım adım ilerleyen bir başarı öyküsünün kahramanı oldu. Kadriye Aydın başarı yolculuğunu ilk defa kigem.com ziyaretçileriyle paylaştı…

Yedi çocuklu bir ailede dünyaya geldi. Mahallesindeki en yakın ilkokula başladı. Kimsenin ondan bir başarı beklentisi yoktu. Bir  gün, bir teneffüs arasında yeteneğiyle beden eğitimi öğretmeninin dikkatini çekti. Onun enerjisini spora yönlendirmek için harekete geçen öğretmenleri, beklemedikleri bir engelle karşılaştı.  Ailesi  “Kız çocukları spor yapmaz, ayıptır” diye karşı çıktı. Okul müdürünün evine kadar gidip, babasını ikna etmesi gerekti.

Neyse ki Kadriye kendisine güvenen öğretmenlerini hiç mahçup etmedi. Yüksek atlama alanında peş peşe kazandığı madalyalarla “boşuna uğraşıyorsun, spora başlayanların sonu ortada” diyenlerin önyargılarının üzerinden zarif bir şekilde atladı. Başardıkça özgüveni yükseldi, özgüveni arttıkça başarı çıtasını yükseltti. Önce il, sonra ülke şampiyonu, sonra avrupa şampiyonu oldu. Milli sporculuğa kadar yükseldi.  Şimdi de gözünü olimpiyatlara dikti. Biz onunla röportajdan ne mi öğrendik? Boyunuzu seçemezsiniz ama onun kaç santim yükseğinden aşacağınız sizin azminizin göstergesidir.

“Bu iş için boyun kısa” diyenlere boylarının ölçüsünü gösteren bir şampiyonun hikayesi!

İşte Türkiye ve Dünya Şampiyonu Kadriye Aydın’ın kendi ağzından ilham  veren başarı öyküsü. Milli  sporcumuz, “yüksek atlamacı” Kadriye Aydın’ın muhteşem hikayesini, ilk kez Türkiyenin ilk kişisel gelişim sitesi kigem.com tüm detaylarıyla aktarıyor.

Öğretmenlerim ailemi ikna etmek için eve geldiler!

“Van’da meydana gelen deprem sonrasında ailem Mersin’e göç etmiş. Yedi kardeşin altıncısı olarak Mersin’de dünyaya geldim. Yokluklar içinde büyürken, ilkokul üçüncü sınıfta beden eğitimi öğretmenim benim atletizme yeteneğim olabileceğini fark etti. Teneffüslerde yerinde duramayan, oradan oraya atlayıp zıplayan biraz yaramaz bir çocuktum. Bu durum öğretmenlerimin dikkatini çekmiş. Hiperaktif yapımdan dolayı beni atletizme yönlendirdiler.

Fakat başta babam olmak üzere tüm ailem buna karşı çıktı. Babam muhafazakar bir çevreden geldiği için kız çocuğunun sporla ilgilenmesinin doğru olmayacağını düşünüyordu. Ailemizin büyükleri de zaten “spor yaparak bir yere gelinemeyeceğini, boşuna böyle şeylerle uğraştığımı” söylüyordu. Evden onay çıkmayınca müdür ve müdür yardımcıları babamı ikna etmek için bizi ziyarete geldiler. Onlara bu konuda yetenekli olduğumu, ziyan olup gitmeme izin verirlerse yazık olacağını anlattılar. Öğretmenlerimin ailemin ikna çabası olmasaydı atletizm maceram başlamadan bitecekti.

Stadyuma gidecek imkan olmadığı için, parkta antrenman yaptım!

İlk olarak uzun mesafe koşusuyla başladım. Bir süre kros yaptıktan sonra sıçrama konusunda daha yetenekli olduğum görüldü. Ancak maddi imkânlarım olmadığı için yüksek atlama antrenmanlarını düzgün bir şekilde yapamıyordum.

Antrenman için minder, çıta, çivili ayakkabı gibi malzemeler gerekiyordu, ancak benim harçlığım bu malzemeleri almayı geçtim, onları kullanabileceğim stadyuma gitmeye bile yetmiyordu. Bu nedenle başlarda parklarda ve sokak aralarında antrenman yapmaya başladım. İki arkadaşım benim için bir lastiği iki ucundan tutuyordu, ben de bu şekilde sıçrama çalışıyordum. İlk olarak makas tekniğini öğrendim. Yüksek atlamayı bu şekilde düşe kalka yapabilir hale geldim. Minder alacak imkan olmadığı için, parkta çimenlerin üzerine düşerek antrenman yapıyordum.

Bir çivili ayakkabım bile yok, anlıyor musun?

Kros yapmaya başladıktan sonra kısa sürede başarılar peş peşe gelmeye başladı. Mersin il birincilikleri, bölge birincilikleri derecelerini elde ettim. İlk madalyamı kazandığımda 9 yaşındaydım.

Aslında madalya kazanmanın ne demek olduğunun bile farkında değildim. Hatta madalya kazandığımız için bir yerel televizyon bizi yayına çıkarmıştı. Herkese tek tek “ödül olarak ne istediğini” sordular. Benim o zaman kendime ait bir çivili ayakkabım yoktu. Ben, “çivili ayakkabı” istediğimi söyledim. Sunucular bu duruma çok şaşırdı, çünkü diğer şampiyonlar genelde bilgisayar, telefon, kıyafet gibi isteklerde bulunuyormuş.

Benim sadece çivili ayakkabı istediğimi görünce, “diğerlerinden daha farklı olduğumu” söylemişlerdi. O zaman benim için çivili ayakkabı en büyük ödüldü. Çünkü bunu alacak param yoktu. Bilgisayar ya da telefonu hayal bile edemiyordum. Programdan sonra bize armağanlar verildi.

Heyecanla beklediğim çivili ayakkabılar yerine kıyafet vermişlerdi…

Stadyuma yürüyerek gidiyordum

Madalyalar kazanmaya başlayınca kulüplerin dikkatini çektim. On yaşındayken Yüksel Spor’a transfer oldum. Kulübün antrenmanları stadyumda yapılıyordu. Benim kendimi geliştirmem, daha büyük başarılara imza atmam için bu antrenmanlar çok önemliydi. Stadyum evimden bir saat uzaktı. Daha kötüsü oturduğumuz mahalleden stadyuma giden bir dolmuş geçmiyordu. Bu yüzden her gün tek başıma yürüyerek stadyuma gidiyordum. Daha 10, 11 yaşındaydım… Akşamları korkarak eve dönüyordum.

Lise yıllarıyla birlikte hayata bakışım değişmeye başladı. Artık başarının ne demek olduğunu, bir insanın hayatını nasıl değiştirebileceğini biliyordum. Yaşım olgunlaşıyordu ama maddi imkânsızlıklarım hala önümdeki en büyük engel olarak duruyordu. Bir gün “tüm bu imkânsızlıkların üzerinden sıçramamın tek yolu ise daha fazla antrenman yapmaktan geçiyor” dedim içimden. Beni rekorlar kırmak, alanımda büyük işler başarmak kurtarırdı.

O günlerde annem bana günlük 1 lira harçlık veriyordu. Bu parayla hem karnımı doyuruyordum hem de okuldan antrenmana gidiyordum. Param bir simit ve bir ayran almaya yettiği için antrenmanlara yine yürüyerek gidiyordum.

Limit Sizsiniz’i okuyunca, limitlerimi aştım!

Lise birinci sınıfta başarılarımda dikkat çeken bir yükselme oldu. O dönemde başarı motivasyonumu daha da artıracak kitaplar arıyordum. Bir gün gittiğim kitapçıda Mümin Sekman’ın Limit Sizsiniz kitabını gördüm. Kitabı okuduğumda kendimi buldum, hayalimi gördüm. Kendimi daha güçlü ve daha kararlı hissetmemi sağladı. Bu kitap bana hiçbir şeyin imkansız olmadığını, düşünce gücü ve kararlılık sayesinde engellerin aşılabileceğini gösterdi.

Kitabı okuduğum yıl Dünya Liseler Şampiyonası’na katıldım ve kendi grubumda dünya şampiyonu oldum. Limitlerimi aşmak beni daha da hırslandırdı. Mümin Sekman’ın diğer kitaplarını okurken, bir gün öyküsü yazılacak başarılara imza atacağımı hayal ettim. Hatta bu hayalimi Mümin Sekman’a da yazdım. Kendisiyle de böylece tanıştık. Beni başarılı okurlar buluşmasına davet etti.  Bu beni çok mutlu etti.

Başarılı oldukça, her şey güzelleşmeye başladı

Dünya şampiyonu olunca Cumhurbaşkanlığının başarılı sporculara yönelik para ödülünü almaya hak kazanmıştım. Ancak henüz reşit olmadığım için para ödülü ailemin hesabına yatırılmıştı.

Bu başarıdan sonra bir çok şey hızla değişti. Fenerbahçe Spor Kulübü beni kulübümden istedi. Yüksel Spor Kulübü’nün imkanları çok sınırlıydı. Bu transferle birlikte çalışma koşullarım düzeldi, tabii maaşım da. İlk başladığımda Fenerbahçe Spor Kulübü bana 400 TL maaş veriyordu. Ancak henüz reşit olmadığım için maaşımı annem çekiyordu.

Bu transferden sonra annem harçlığımı artırmıştı. Artık beslenmeme ve antrenmanlarıma daha fazla özen gösterebiliyordum. Ayrıca daha liseyi bile bitirmeden para kazanmaya başlamam başta ailem olmak üzere çevremin bana bakışını değiştirdi. Başlarda emeklerimin boşa gideceğini söyleyenler, para kazanmaya başlayınca “hayatımı kurtardığımı” söylemeye başladılar.

Boş durmak yok, daha çok çalış!

Yıldızım parlamaya başlayınca ailemin bana inancı da desteği de arttı. Haftada 6 gün antrenman yapıyordum, bir gün de dinlenmem için boş bırakılmıştı. Ancak annem boş günlerimde bile antrenmana gitmemi istemeye başlamıştı! “Daha başarılı olmak için daha da çok çalışmalısın!”, diyordu.

Onlar da artık şampiyonalara benimle birlikte hazırlanıyor, benimle birlikte aynı heyecanları yaşıyorlardı. Annem beni ilk kez bir yarışmada izlemeye geldiğinde gözyaşlarını tutamadı. Bu hepimiz için bir tecrübe oldu. Bir daha annemi yarışlara davet etmedim. Çünkü o ağladığında ben de etkileniyordum.

Üniversiteye başlayınca birden derecelerim düşmeye başladı…

Liseyi bitirince dünya şampiyonu olduğum için sınavsız olarak üniversiteye geçiş hakkı kazandım. Ailem Mersin’de yaşadığı için Mersin Üniversitesi Beden Eğitimi Yüksekokulu’na başladım.

Sekizinci sınıftayken “Milli Sporcu” olmuştum, dünya şampiyonluğum vardı ama üniversiteye başlayınca performansım geriye gitmeye başladı. Milli sporcu olduğum için devlet bursu alıyordum ve bursun devam etmesi için derslerde başarılı olmam şarttı. Derslerime yoğunlaşınca bu sefer de sportif derecelerim geriye doğru gitmeye başladı. Hem dersleri hem dereceleri yüksekte tutmam gerekiyordu. İkisi birden çok zordu. Derslerden çıkıp antrenmana gitmek için üç dolmuş değiştiriyordum.

Aslında antrenmanlarımı ihmal etmiyordum ama odağım dersler ve hayallerim arasında bölünmüştü. Bu yüzden antrenmanlarım verimsiz geçiyordu. Günde çift antrenman yapmam bile bu durumu değiştirmiyordu. Sabah üniversitede antrenman yapıyor, sonra çift dolmuş değiştirip stadyuma gidiyordum. Bu yoğunluk ve baskı beni çok zorluyordu.

Bazen antrenmanlara aç karnına gittiğim bile oluyordu. Dört yıl boyunca atlama derecem bir santimetre bile gelişmedi. Daha da kötüsü geriye gitmeye başladı. Üniversiteye 1.80 cm derecesiyle başladım, ama bir sonraki sene 1.78 cm’ye geriledim. Bu durum psikolojimi etkiledi. Bir yandan bursumu kaybetme, bir yandan kulüpten atılma korkusu yaşıyordum.

“En iyisi sen bu sporu bırak!”

Kaygılar kendime olan güvenimin azalmasına yol açmıştı. Hocalarım, antrenörlerim bendeki düşüş karşısında sporu bırakıp “KPSS’ye hazırlanmanın” daha doğru olacağını söylemeye başlamıştı. Bu süreçte en büyük destekçim Mümin Sekman kitapları oldu. O kitaplar sayesinde kaybettiğim inancımı geri kazandım. Motivasyonumu geliştirecek videolar izlemeye başladım. Çünkü pes etmeyecektim!

Üniversiteden mezun olmam spor kariyerimde dönüm noktası oldu. Bende başarı potansiyeli olduğunu biliyordum. Sürekli kendi kendime “her şey seninle başlar, istersen yapabilirsin” diyordum. Okul bitince sadece hayallerime ve hedeflerime yoğunlaştım. Antrenman tempomu artırdım. Spor dışında başka hiçbir şey düşünmedim. Haftanın dört günü antrenman yaptım, diğer günlerimi KPSS hazırlığa ayırdım.

Kimse benim yeniden toparlanacağıma inanmıyordu, hatta Avrupa Şampiyonası’na katılmama ihtimal bile vermiyorlardı. Ama ben sadece hedefime odaklanarak 2017 Avrupa Şampiyonası’na katıldım ve finallere kaldım. Bu olaydan sonra kendime olan inancım arttı ve olimpiyatlara katılma hayalime yeniden dört elle sarıldım. Şu anda olimpiyatlar için aday kadrodayım.

Önemli olan boyunuzun yüksekliği değil, boyunuzun kaç santim yükseğinden atladığınız.

2020 Tokyo olimpiyatlarında ülkemizi en iyi şekilde temsil edebilmek için kendimle yarışmaya devam ediyorum. Kulüpler arası bir yarışmada herkes bana boyumun yüksek atlama standartlarına göre kısa olduğunu, finale kalamayacağımı söylediler. Bu durum benim daha da hırslanmamı sağlamıştı. Dünyada diğer sporcular bunu başardıysa ben de başarabilirim. Yapamazsın diyenlere de yapabileceğimi gösterdim.

Olimpiyatlara da aynı motivasyonla hazırlanıyorum. 2018 yılında katıldığım tüm yarışmalarda Türkiye şampiyonluğunu kazandım. Derecem arttı, artık insanlar benden daha fazlasını beklemeye başladı. Elde ettiğim bu başarılar “yapamazsın” diyenlere de en güzel cevap oldu.

Elbette yüksek atlamada uzun boylu olmak büyük avantaj. Benim boyum da gerçekten dünya ortalamasına göre oldukça kısa. Şu anda en yüksek derecem 1.85 ve boyumdan 22 cm uzun. Avrupa ve dünyada kendi boyundan 40-50 cm üstünü atlayan sporcular var. Onlar başarıyorsa, ben neden başaramayayım? Hiçbir şey imkansız değildir, önemli olan istemek ve inanmak.

Olimpiyatlar için haftada 6 gün antrenman yapıyorum.

Yıl sonunda Milli Takım kampına gireceğiz, orada her gün çift antrenman yapacağız.

Pek çok çocuk için ilham kaynağı oldum

Şu anda Türkiye’nin en iyi kulübüne geçtim. ENKA Spor Kulübü’ne transfer oldum. En büyük destekçim kulübüm. Yüksek atlama branşı ülkemizde yaygın olarak bilinmediği için federasyonlardan da sponsorluklardan da destek alamıyoruz.

Kenar bir mahallede büyüdüm ve spor olmasaydı hayatım anneminkinden farklı olmayabilirdi. Ailemde yükseköğrenim alan ilk kişi oldum. Benim başarılı olmam çevremi olumlu yönde etkiledi.

Ben spora başladığımda karşı çıkanlar, ayıplayanlar bile kız-erkek ayrımı yapmadan çocuklarını spora yönlendiriyorlar. Benim başarılarımı görüp kendisine örnek alan onlarca çocuk var. Onlara karşı da sorumluluğum var.

Başarılarımı devam ettirerek onlara doğru örnek olmak istiyorum.

İşte Kadriye Aydın’ın başarılarının sıralı tam listesi:

2006 Mersin ilkokullar puanlı atletizm il birinciliği

2008 Türkiye yıldızlar ve Gençler şampiyonluğu

2010 Balkan Yıldızlar şampiyonluğu

2011 Dünya liseler şampiyonluğu

2012 Balkan  Gençler şampiyonluğu

2017 U23 Avrupa finalisti

2017 ve 2018 Türkiye büyükler şampiyonluğu

Kigem.com notu: Şampiyon sporcumuz Kadriye Aydın’ın hikayesinin devamını merak ediyorsanız, İnstagram sayfasını takip edebilirsiniz. https://www.instagram.com/kadriye33

Okumaya devam et

MAKALE

Bilgi okyanusunda kaybolmamanın yolları

Yayımlandı

-

Ekleyen

Artık bilgi okyanusunda yaşayan balıklar gibiyiz. Çevremiz sayısız bilgiyle dolu. Peki bu bilgilerden hangisini öğrenmeli, hangisini göz ardı etmeliyiz? Bu sorunun cevabı için birkaç önerimiz var. İşte bilginin çıkmaz sokaklarında kendimize bir yol haritası bulmak için yapmanız gerekenler:

Bilgi Okyanusunda Kaybolmamak İçin Bazı Öneriler

Çağdaş toplumlarda kültürel birikim ve aktarımın yani kültürel evrimin araçlarından biri (hâlâ) kitaptır. Ancak, yayınların neredeyse sınırsız olduğu buna karşılık zamanın ve olanakların sınırlı olduğu yaşantımızda, gelişigüzel okumak yerine kitapları seçici okuyup onlardan verimli yararlanmak önem kazanmaktadır.

Bu sebeple bilginin çıkmaz yollarına dalmadan önce kendimize bir yol haritası çıkartmamız gerekebilir. Bu yol haritası nasıl olmalı derseniz bir kaç öneri paylaşalım:

Öncelikle genel görünümü gösterecek genel tarih kitapları (insanlık tarihi, dünya tarihi, bilim tarihi, bölge tarihi, ülke tarihi vb.) okunabilir.

Bunlar okunurken kafanın takıldığı noktalarda, özel kaynaklara (örneğin Afrika tarihi, devrimler tarihi) yönlenebilir.

İnsanlığın kültürel kalıtı (eşit oranlarda olmasa da) tüm halkların katkısıyla oluştuğuna göre ve kültürel diyalog ortak bir dille yürütülüp katkıların o kalıtlar üzerine yapıldığı göz önüne alınarak büyük kültürlerin klasik yapıtları (örneğin destanları, kutsal kitapları, edebiyat, felsefe kitapları) fırsat bulundukça, rastlandıkça edinilip okunmalıdır.

Sınıflı toplum dünyasında genel kültürün, insanlığın ortak değerleri yanı sıra ideolojik savaşının düşünsel silahlarını da içerdiği unutulmadan, karşı ideolojilerin temel yapıtları (örneğin köleci, ırkçı, faşist, emperyalist el kitapları) hakkında (hem korunmak hem saldırmak için) bilgi edinilmelidir.

İçinde yaşadığımız çağdaş toplumun sorunlarını, akımlarını, kavramlarını öğrenebileceğimiz yapıtları da (tarihsel bilgilerle desteklense de en yakın tarihin düşünsel ürünleri üzerinden yürütülen diyaloglara ve tartışmalara katılabilmek; hiç değilse onları anlayıp bilimsel, sınıfsal açıdan değerlendirmek için) izlemelidir.

Kısacası bir gözümüz tarihte, bir gözümüz günümüzde olmalıdır.

Peki, “Hangi kitaba ne kadar zaman ayırıp ondan nasıl yararlanmalı?” derseniz…

“Okuma ekonomisi ve metodolojisi” diyebileceğimiz bu konuda, bilgisayar ve internetle içli dışlı olduğumuz günümüzde herhangi bir konuda internete girip yüzlerce, binlerce yapıt listesiyle karşılaşmak yılgınlık verip, şaşkınlık yaratıcı olabilir.

Onun yerine ilgilenilen konu hakkında bilgili birinden başlıca kaynaklar sorulabilir. Bu kaynaklarda yararlanılan ve eleştirilen kaynaklar arasında, en çok yararlanabileceğimizi düşündüğümüz kaynaklara gidilebilir. Kitap ekleri ve eleştirileri okuduktan sonra biriktirilip, gerek duyulduğunda taranabilir. Kuşkusuz okumaya karar verilen yazarlar ve konular internetten (o zaman) aranabilir.

Kitaplardan yararlanmada “hızlı okuma” yöntemleri pek sağlıklı değildir. Ama bir (konuşma yapma, yazma, tartışmaya hazırlanmada) zaman kıtlığı söz konusuysa, kitabın tümü okunmadan (giriş, sonuç gibi) belli bölümler okunup, (varsa) dizinde verilen sayfalar taranabilir.

Okurken kitaplığımızda sözlükler, ansiklopediler bulunmalıdır. Olanaklıysa, anlamını bilmediğimiz hiçbir (örneğin Latince) sözcüğü, kavramı atlanmamalıdır.

Yararlanılan kitap, dergi gibi kaynaklarda ilgilenilen satırların altını çizmek kitabı yaralar. Sonraki okuyuculara yarardan çok zarar verir. Zorunlu durumlarda  önemli yerleri illa çizmek zorundaysak en azından kurşunkalem kullanılmalıdır.

Bir yazıdan en iyi yararlanmanın yolu notlar almak, (gerekirse) özetini çıkarmaktır. Notlar arasında köşeli ayraçlar içine ya da kıyıya kendi soru ve görüşlerinizi ekleyebilirsiniz, eklemelisiniz. Bu en sağlam ama (zamanca) en pahalı yöntemdir. Ancak ağırlığı, yazıyı sindirme ve kendi sözcük ve kavramlarınızla daha sonra çok kısa sürede yararlanma olanağı verir.

Bir okumadan en büyük verim, okuma bir tartışma, bir konuşma, bir eleştiri, hele bir yazı amacına yönelik olduğu zaman alınır. Ama böyle diye “o zaman okurum” havasına girilmemelidir. O zaman (örneğin ödev, seminer hazırlama) çok ender gelebilir ve sizin istediğiniz konularda gelmeyebilir. İstediğiniz konularda geldiğinde, daha önce genel okumalar yapmamışsanız, kendinizde büyük bir boşluk, eksiklik bulabilirsiniz.

Son olarak, mesela doğa bilimleri okuyan  kişiler toplum bilimlerini tanıtıcı yapıtlar, toplum bilimleri okuyanların da doğa bilimlerinin tarihini ve yapısını özetleyen kitaplar konusunda bilgili olmalarının gerektiği. Bu, işbölümü toplumunun bilgi edinmede yarattığı yabancılığının aşılması yanı sıra, doğal ve toplumsal gerçekliğin bütünlüğü içinde kavranıp dönüştürülebilmesinde yararlı olacaktır.

Yazar: Alâeddin Şenel
Kaynak: http://www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

Popüler İçerik